24 Kasım 2008 Pazartesi

Havada lodos kabusu

22.11.2008 Cuma akşamı saat 21:00 uçağı ile Ankara’ya uçtuk. Uçuş gecikmesiz ve sorunsuzdu. Ancak Esenboğa’da uçak park ettiğinde 10 dakika kadar motorlarını durdur(a)madı ve uçakta bekledik. Muhtemelen APU ve/veya APU jeneratöründe bir sorun vardı. Uzunca bir bekleyiş sonunda APU devreye girdi, ışıklar kaynak değişimini gösteren anlık göz kırpmasını yaptılar ve motrlar durdu.
Ertesi akşam saat 20:00 uçağı ile dönecektik. Ancak Ankara’da işimiz erken bitti ve saat 17:10 gibi Esenboğa’ya ulaştık. Check-in görevlisi hanımefendi 18:00 uçağına alabileceğini söylediğinde çok keyiflendik. Çünkü evimize iki saat daha erken varacaktık.
Uçağa bindik. Boarding devam ederken birden elektrik gitti, sessizlik oldu! Acil durum ışıkları yandı. Üç beş dakika öyle bekledik. Sonra sağ motor çalıştı. Muhtemelen bir gün önceki Boeing 737-800’deydik yine! Yani APU yine görevi bırakmıştı!!!
Yol arkadaşımla biraz önce uğramış olduğumuz THK Model Uçak Mağazası (Gökçen Havacılık Model Uçak Uğraş Evi) ve uçak modelleri hakkında konuşurken söz ilk uçtuğumuz uçaklara geldi. Ben F27’den söz ederken arkadaşım ilk uçuşunu 1973 yılında bir F28 ile yaptığını ve uçtuğu o F28’in daha sonra Marmara’ya düştüğünü söyledi. 30 Ocak 1975 gecesi o kazanın oluşunu daha dün gibi hatırlıyordum. Siyah beyaz TRT yayını sırasında İzmir’den gelen bir F28’in kaybolduğu söylenmişti. Uçak oldukça kötü bir havada gece alet yaklaşması yapmaktaydı. Piste çok az bir mesafe kala Yeşilköy Havalimanı’nda elektrikler kesildi. Daha sonraları jeneratörlerin neden hemen devreye girmediği sorgulanacaktı. Kaynaklara göre jeneratörlerin devreye girmesi 10 saniye kadar sürmüştü ve kaptan bu durumda pas geçmek zorunda kalmıştı. Daha sonra çeşitli spekülasyonlar yapıldı. Örneğin F28’lerde bulunan kuyruk spoilerinin kapatılmasının unutulmuş olabileceği gib iddialarda bulunuldu ama hiçbir zaman gerçek öğrenilemedi. Ama kesin olan şey, Bursa adlı TC-JAP kodlu F28’in Ambarlı açıklarında Marmara’ya düştüğü idi.
Ankara’dan kalkışımız olaysız oldu. 21 L pistini kullandık zira ülke genelinde lodos esmekteydi. İstanbul’a alçalmada da sorun yaşamadık. Yol boyunca muhtemelen 3000 – 5000 feet arasındaki ince bir bulut tabakası dışında atmosferik bir olay yoktu. Sabiha Gökçen ve İstanbul pırıl pırıldı. Tüm yollar araç doluydu. Trafiğin felaket olduğu çok net olarak izlenebiliyordu. Ancak Atatürk Havalimanı çevresinde kıyametin kopmakta olduğunu daha sonra anlayacaktık.
Uçağımız 18 pisti için Karadeniz’e doğru açıldı ve son yaklaşmaya başladı. Henüz sadece ilk kademe flap konulmuştu. TEM hizalarında artık hava kendini belirgin olarak hissettiriyordu. Alçak bir bulut tabakası da mevcuttu. Ciddi derecede sarsılıyorduk. Sol yanımızda yerde inanılmaz parlak bir ışık gördük. Muhtemelen trafo yangınıydı. O anda İstanbul’da geniş bir bölgede elektrikler gitti. Sen gel de şimdi Bursa uçağını hatırlama!
Alçaldıkça sarsıntı daha da artıyordu. Zaman zaman ani 45-50 derecelik yatışlar insanı ciddi olarak ürkütüyordu. Sonra motor sesinden tam gaz açıldığını anladık. Pas geçiyorduk. Ama uçak sağa, sola, yukarı, aşağı, okyanusta bir fındık kabuğu gibi savruluyordu. Epey bir irtifa alınca sakinledik. Az sonra Atatürk Havalimanı solumuzda idi. Bir an, VFR olarak rüzgar altından devam edip dönerek 24’e ineceğiz sandım. Değerli kaptanımız bir açıklamayı çok görmüştü bizlere ne yazık ki... Düşündüğümüz gibi bir iniş olmadı. Olamazmış da zaten çünkü 24 pisti rüzgar nedeniyle kullanılamaz haldeymiş o sırada.
Gece ve sarsıntı kabindeki bizlerin oryantasyonunu ciddi olarak etkilemişti. Birkaç manevra sonrası kendimizi Levent üzerinde bulduk. Buradan batıya devam edip 18 için tekrar alçaldık. Hatta bu sefer iniş takımlarını açıp ikinci kademe flap da koymuştuk. Ne yazık ki ilkinden daha kötü bir halde pas geçmek zorunda kaldık. Artık ciddi olarak endişeleniyordum. Çünkü alternatifimiz Sabiha Gökçen’de de hava giderek kötülüyor olmalıydı. İkinci pas geçişimiz felaketti. Artık koltuklarda tutunamıyorduk bile sarsıntıdan. Kabinin her köşesinden çatırtılar geliyordu. Her ne hikmetse kaptanımız o kadar yolcu ile fırtınanın tam ortasında inmeye çalışıyordu. Acaba kendinden önce başka bir uçağın indiğini mi duymuştu telsizden???
Siz olsanız Marmara’da 42 kişiye mezar olan Bursa uçağını hatırlamaz mısınız?
İkinci pas geçişten sonra hızla irtifa almamız ve flapların tam toplanması bir ümit ışığı oluşturdu. Artık ya Sabiha Gökçen’e ya da Esenboğa’ya gitmeliydik. Ancak tam olarak oryante olamadığım için net belirleyemediğim bir pozisyonda bekleme paternine girdik. Birkaç budak beklemeden sonra tekrar hareketlendik. Hep içimden bir an önce Sabiha Gökçen’e gitmek geçiyordu ama gördük ki yine 18 için alçalıyoruz. Üçüncü pas geçişimiz de ilk ikisi gibi korkunç oldu. Artık yolcu isyan etmek üzereydi. Kokpitten bir ses çıkmamakta ısrarlıydı ne yazık ki. İrtifa alıp sakinleyince beklenen anons geldi. Sabiha Gökçen’e gidiyorduk.
Ne yazık ki Atatürk Havalimanı’na iniş ısrarı bir saat kadar zaman kaybettirmişti bize ve artık Sabiha Gökçen de fırtınadan nasibini alıyordu. Bu nedenle ilk denemede yine pas geçtik. Artık neredeyse Esenboğa diye yalvarıyorduk ki ikinci denemeye geldik. Kokpitten gelen “iniş için yerlerinize” ikazı içimizi biraz rahatlattı. Tekerlekler yerde dönerken kabinde alkış sesleri duyuluyordu sadece.
Uçak apronda parkettiğinde hala sarsılıyordu ve kapıdan kafamızı uzattığımızda nefesleri kesen bir rüzgar ve yağış olduğunu gördük. Otobüslere dolduk ama otobüsler bir türlü hareket etmiyordu. Dahaa sonra öğrendik ki, bizi geri alıp Atatürk Havalimanı’na gitmeyi planlıyorlarmuş! Allah’tan bunu orada duymadım yoksa şimdi görevlilere saldırıdan gözaltındaydım!
Gecenin ilerleyen saatlerinde arabamı almak için Atatürk Havalimanı’na geldiğimde ise neredeyse yaprak kıpırdamıyordu. Sanırım 20:00 uçağı ile gelmiş olsaydık herşeyden habersiz olarak inmiş ve evlerimize gitmiş olacaktık. Demek ki böyle bir macera yaşamak da yazılıymış...
Bunca senedir uçak seyahati yaparım. PPL sahibi bir havacıyım. Hayatımda ilk kez yerde olmak istedim. O şartları bile bile ikinci ve üçüncü iniş denemesinde bulunan ama lütfedip iki kelime de olsa sakinleştirici bir açıklama yapmayan uçuş ekibine de hakkımı asla helal etmeyeceğim. Ben bir cerrah olarak hastama eksik açıklama yaptığım zaman yüzbinlerce YTL tazminat ödemek zorunda kalabiliyorum. Bakalım bizim kaptan bu yaklaşımı nedeniyle nasıl ödüllendirilecek...
“It's better to be down here wishing you were up there, than to be up there wishing you were down here.”

Hiç yorum yok: