28 Nisan 2010 Çarşamba

Ayna...

İyice parlatılmış bir metal (gümüş ya da bronz gibi) yüzeyin ayna olarak kullanılmasının tarihçesi milattan önce 6000 yılına kadar uzanır. Bunların örnekleri Anadolu’da bulunmuştur. Bir camın arka yüzeyini yansıtıcı bir metal tabaka ile kaplayarak bugünkü bildiğimiz şekliyle ayna yapma fikri ise 12.yüzyılın sonu ile 13.yüzyılın başlarında doğmuştur.
Ayna insanlar için her zaman önemli ve gizemli bir nesne olmuştur. İçinde dünyanın bir eşini barındırdığı inancıyla, örneğin kırılması büyük felaketlerin habercisi olarak yorumlanmıştır.
Ayna birçok insan için vazgeçilmez bir araçtır. Aslında doğru kullanıldığında öyle olması da gerekir. O halde aynanın doğru kullanılması nasıl olacaktır?
İnsanoğlu aynaya iki temel amaçla gereksinim duyar. Birinci amaç, kendinde olabilecek hata ve kusurları farkedip düzeltmektir. Örneğin sabah dağınık saçlarla ayna karşısına geçen kişi, günlük sosyal yaşamına başlamadan önce saçını tarayıp düzene sokmak istemektedir. Bu yaptığı şey, kendine olduğu kadar çeveresine olan saygısının bir sonucudur. İşte bu, aynanın doğru kullanımına bir örnektir.
İnsanlar ayna olarak kullanabilecekleri nesneleri henüz icat etmedikleri dönemlerde de ayna kullanırlardı. Buna en güzel örnek Yunan Mitolojisi’ndeki Narcissus’tur. Yakışıklılığı ile bilinen mitolojik kahraman Narcissus, kendini sevenlerin tamamını reddeder. Birgün bir su birikintisinde kendi aksini gördüğünde ona büyük bir aşkla tutulur. Bu imkansız aşk Narcissus’un ölümü ile sonlanır ve orada Nergis çiçeği oluşur. Bu ceza, kendinden başka kimseyi sevemeyen Narcissus’a tanrılar tarafından verilmiştir.
Aynaya baktığında kusurlarını arayıp onları düzeltmek yerine kendine aşık olanların sonu da Narcissus’tan farklı olmayacaktır.
Kendini bilip anlamak için aynaya bakanlara lafımız yok ama aşık olduğu yüzü seyretmek için bakanlardan sakınmak gerek.

25 Mart 2010 Perşembe

Bir ürünün fiyatı nasıl belirlenir?

İşletme cahili bir hekimden fikir uçuşmaları...

Ben işletme, iktisat ya da ekonomi öğrenimi görmedim. Ama kırkyedi yıldan daha fazla bir süredir bu dünyada oksijen tüketiyorum. Yirmidört yıldır da hekimlik yapıyorum. Yani en azından kendi alanımda ürün fiyatı belirlenmesi konusunda iki çift laf söyleme hakkım var.

Bir ürünün fiyatının belirlenmesinde birçok parametrenin etkili olacağı çok açıktır. Örneğin üretim maliyeti bunlardan en başta gelenidir. Günümüzde ürün fiyatının belirlenmesinde hiç de küçümsenmeyecek oranda araştırma geliştirme (ARGE) masrafları yer tutmaktadır. Bu şekilde bir yandan o ürünün geliştirilme maliyeti kısmen karşılanırken bir yandan da bir sonraki sürümün geliştirilebilmesi için kaynak yaratılmaktadır.

Verilen örneklerdeki gibi göreceli olarak somut ve hesaplanabilir maliyetlerin dışında başka faktörler de söz konusudur aslında. Bunu da bir örnekle açıklamaya çalışalım:

Otomobilimizde alternatör denilen bir parça vardır. Alternatör elektrik üreterek motorun ve elektrikli aksamın çalışmasını, akünün doldurulmasını sağlar. Benzer aygıtlar uçaklarda da mevcuttur. Aynı elektriksel özelliklere sahip iki alternatörden uçakta kullanılmak üzere üretilmiş olan, otomobilde kullanılmak üzere üretilmiş olandan belki on kat daha pahalıdır. Neden? Çünkü uçakta kullanılacak olan için belirlenmiş toleranslar çok daha dardır, ondan beklenen güvenilirlik oranları çok daha farklıdır ve hepsinden önemlisi uçakta kullanılacak olanda bir arıza çıktığında oluşacak risk diğeri ile kıyas kabul etmeyecek kadar yüksektir. Yani kısaca bir ürünün fiyatını belirleyen bir faktör de o ürünün olmadığı ya da iş görmediği durumda ortaya çıkacak risklerdir.

Otomobil ve uçak karşılaştırmasının yanında iki farklı otomobil üzerinden konunun bir başka boyutunu ele alalım:

Bir yanda 1976 model Murat 124 olsun diğer yanda 2010 model bir Mercedes. Varsayalım ki iki aracın da bir sinyal ampulü değişecek. Ampul fiyatını hesaba katmayalım. Sadece ampulün değişim işçiliğinin maliyetini düşünelim. Eğer bu maliyet Murat 124 için 10 lira ise Mercedes için 100 lira olması kaçınılmaz. Peki neden? Aynı usta, aynı eli ve aynı aletlerle aynı ampulü söküp takıyor. O halde fiyat neden bu kadar farkediyor? Çünkü o işlemi yapan usta bir risk alıyor. Kendi kusuru olsun ya da olmasın işlemi yaparken başka bir yere zarar verme riski var. Murat 124’te başka bir yere vereceği zararın maliyeti ile Mercedes’teki ek hasarın maliyeti bir olabilir mi? Özetleyecek olursak, özellikle emeğe dayanan işlerde fiyatı belirleyen en önemli parametrelerden birisi, olası risklerin grçekleşmesi halinde ortaya çıkacak maliyettir.

Bir hekim olarak benim bunlarla ne alakam var?

Buraya kadar verilmiş olan örneklerin tümündeki riskler para ile karşılanabilir risklerdir. Mercedes’in ampulünü değiştirirken radyatör hortumunu patlatırsanız bir miktar masrafla o hortumu da onarırsınız ve konu kapanır. Peki ben bir hekim, özellikle de bir cerrah olarak aldığım risklerden birisi gerçekleşirse yani bir hasta, benim kusurum olsun ya da olmasın, hayatını kaybederse bu kayıp para ile telafi edilebilir mi?

O halde bir hekimin yapacağı tanı ya da tedavi işlemlerinin fiyatı nasıl belirlenmelidir?

Bu soruyu yanıtlamadan önce halihazırda nasıl belirlenmekte olduğuna bir göz atmakta yarar var. Üzülerek belirtmeliyim ki ülkemizde devlet eliyle belirlenen sağlık hizmeti fiyatları hiçbir bilimsel temele oturtulamamaktadır. Devletin fiyat belirleme politikası maliyetler ve riskler gibi temel parametrelere hiçbir şekilde yer vermemektedir. Yani tümevarım mantığı ile gidilmesi gerekirken tümdengelim şeklinde bir yaklaşım seçilmektedir. Nedir bu yaklaşım?

Devlet o yıl için sağlık harcamaları olarak ne kadarlık bir bütçe ayırabileceğine bakmaktadır. Sonra da beklenen sağlık hizmetleri gereksinimine göre bu tutarı paylaştırmaktadır. Çok basit bir örnekle anlatmaya çalışacak olursak, hasta muayenesi için toplam 100 lira ayırdık diyelim. Beklediğimiz hasta sayısı da 100 olsun. O zaman daha baştan “muayene ücreti bir liradır” diyoruz! Umarım ne denli çarpık bir mantığın hakim olduğunu ortaya koyabilmişimdir.

Tamam, biz hekimler açgözlüyüz. Doymuyoruz. Hep daha fazla para istiyoruz. Hiç utanıp sıkılmadan bir başbakandan bile fazla para kazanmayı kafaya koymuşuz. Utanç verici!!!

O halde hekimlik hizmetinin fiyatlandırılması ile milletvekilliği ya da bakanlık hizmetinin fiyatlandırılması konusunu biraz karşılaştıralım.

Öncelikle girilen riskleri bir hatırlayalım. Örneğin hatalı bir yasa çıkardığı için hakkında tazminat davası açılan bir bakan ya da başbakan ya da milletvekili duydunuz gördünüz mü? Durum böyle iken neden bir hekimin kazancı bakanın ya da milletvekilinin maaşı ile karşılaştırılır? Hangi mantıkla? Acaba Sayın Başbakan herhangi bir holdingin yönetim kurulu başkanının maaşına da bu şekilde bir tepki gösterir mi?

Yukarıda anlatılmaya çalışıldığı gibi, özellikle hekimlik gibi emeğe dayalı ve somut hesaplamalara imkan tanımayan bir işte fiyat, alınan risklere göre belirlenmelidir. Daha açık bir ifadeyle bir ameliyat sonrası oluşabilecek bir komplikasyon nedeniyle bir hekim haksız yere de olsa yüzbinlerce lira tazminat istemiyle mahkemeye verilebiliyorsa o ameliyattan o hekimin bin lira alması hiçbir koşulda kabul edilemez bir uygulamadır. Nasıl ki hayatta yetki ile sorumluluk birbirlerinin olmazsa olmaz tamamlayıcıları ise, burada da kazanç ile risk belirli bir oran dahilinde kalmak zorundadır. Örnekleyecek olursak, bir hekime bir ameliyat nedeniyle 100 bin liralık tazminat davası açılabiliyorsa hekimin o ameliyattan hiç değilse 10 bin lira almış olması gerekir. Tamam, bu rakamın ülkemiz koşullarında bir ütopya olduğu bir gerçek. Devletin ödeme kapasitesinin bu tür rakamları karşılayamayacağı açık. Ama devletin bunları karşılayamıyor oluşu bu korkunç dengesizliğin sürmesini de gerektirmemelidir. Devlet, hasta hakları adı altında, hekimin elini kolunu bağlayıp onu hastanın insafına terkedemez. Hekim de sonuçta bu ülkenin bir vatandaşıdır. O halde ne yapılmalıdır? Özel bir malpraktis yasası çıkarılıp, özellikle tazminatlar sınırlandırılmalıdır. Komplikasyonlar nedeniyle hekimin cezalandırılmasına bir son verilmelidir. Bir kurumda maaşlı çalışıp tüm faaliyetini o kurum adına yapan hekim herhangi bir maddi sorumluluk taşımamalıdır. Maddi sorumluluk, o hekimin hekimlik faaliyetinden doğan katma değeri alan kurumu tarafından üstlenilmelidir. Kesin ve olmazsa olmaz koşul ise, hekimin şikayete konu olan faaliyetten dolayı ancak o faaliyetten elde ettiği ücretin belirli bir katına kadar tazminatla sorumlu tutlabilmesidir.

Batıdaki örneklerinin kesiri ile ücretlendirilen hekimin, işler kötü gittiğinde batılı örnekleri ile eşdeğer tazminatlar ödemesi hangi akla, hangi mantığa, hangi adalet kavramına ve hangi vicdana sığar bir düşünün!

Bir varmış bir yokmuş...

Günlerden bir gün, büyük bir tıp fakültesinin bir öğretim üyesinin annesi rahatsızlanmış. Kadıncağızın nabzı 160 atıyormuş. Daha önce de bu tür durumlar olduğu için önce önemsememişler ancak bir saat boyunca geçmeyince endişelenmişler ve bir hastaneye gitmeye karar vermişler. Öğretim üyesi doğal olarak kendi kurumuna çok güvendiği için annesini tereddütsüz olarak kendi fakültesinin aciline götürmüş.
Yaklaşık 1.50 m boyundaki ve o anda nabzı 160 dolaylarında olan 85 yaşındaki annesine acildeki görevliler “şuraya çık teyze” demişler. Çık dedikleri şey ise kadıncağızın göğüs hizasında duran bir sedyeymiş. Yardım alıp rahatlayacağına güveni tam olan hastamız gıkını bile çıkarmadan o sedyeye çıkmaya çalışmış ama nafile. Eskabo (basamak) yokmuş. Mecburen bir sandalye bulup getirmişler ve hasta önce sandalyeye oradan da sedyeye çıkıp uzanmış. O sırada sedyenin hemen dibinde içi çiş dolu beklemekte olan sürgüyü ise görmezden gelmeye çalışmış.
Neyse ki fiziksel yetersizliklere rağmen nöbetçi hekimler çok ilgiliymişler. Hemen tansiyon nabız kontrolünü takiben genel muayenesi yapılmış, damar yolu açılıp monitörize edilmiş. Peşinden eli bir infüzyon pompası kadar hassas bir hekim arkadaşımız iv Diltizem injeksiyonuna başlamış ve taşikardiyi durdurmuş. O arada bir de kısa biyokimya ve Troponin-T için kan alınmış. Hasta rahatladıktan bir süre sonra nöbetçi ekip bizim öğretim üyesine annesini bir süre daha müşahadede tutacaklarını ve kan sonucunu bekleyeceklerini söylemiş. Bizim öğretim üyesi çok biliyor ya, sedyenin bir kenarında beklemekte olan kan tüpünü göstererek sonucun çıkmasının epey bir gecikeceğini kibarca hatırlatmış. Kanın henüz laboratuvara gitmemiş olması son derece doğal bir şekilde karşılanmış ve tüp alınarak laboratuvara gönderilmiş.
Bizim öğretim üyesinin içi, annesinin geceyi sedyede geçirmesine elvermediği için nöbetçi ekibin iznini alarak annesini hemen yan binada kendi servisindeki bir odaya almış ve orada monitörize ederek izlemiş. “Tabii siz oraya alın biz de gelip gidip izleriz” diyen nöbetçi ekibin gece boyu bir daha uğramamış olmasını da hiç önemsememiş.
Ertesi sabah Kardiyoloji’den yardım isteyen öğretim üyemiz, annesinin birkaç gün koroner yoğun bakım ünitesinde kalması gerektiğini öğrenince üzülmüş ama annesini hemen oraya nakletmiş. Koroner yoğun bakım ünitesinde annesi monitörize edilmiş ve izlenmeye başlanmış. O arada annesine kesinlikle hiçbir ilaç almaması, ilaçlarının oradan verileceği söylenmiş. Tedavi tabelasına da günlük tedavisi not edilmiş. İlk gün sorunsuz geçmiş. Atrial erken vurularla makul bir ritm ve tansiyonla ilk gece geçmiş. Ancak bu arada hasta, odasına her gelen hemşireye kendisine herhangi bir ilaç verilmediğini hatırlatmaktaymış.
Ertesi gün aynı durum devam etmiş. Tedavi tabelasına yazılan tedavinin yanına uygulandığını gösteren onay işaretleri atılmaya devam etmiş. Bir küçük ayrıntı varmış. Hastaya herhangi bir ilaç verilmemekteymiş!
O günün öğleden sonrasında kardiyolog arkadaşı bizim öğretim üyesini aramış ve annesinin gün içinde bir taşikardi atağı daha geçirdiğini, tedavi dozu titrasyonu yapıldığını, annesinin bir gece daha kalması gerektiğini bildirmiş. Bizim öğretim üyesi de bu ilgiden dolayı minnet ve teşekkürlerini iletmiş.
Akşam annesinin yanına gelen öğretim üyesi annesinin ısrarla herhangi bir ilaç almadığını söylemesi üzerine görevli meslektaşlarına durumu sormuş. Sonuçta 36 saat boyunca annesine herhangi bir ilaç verilmediği ortaya çıkmış.
Bunun üzerine bizim öğretim üyesi, kardiyolog arkadaşını aramış, tüm yardımları için teşekkür etmiş ve izni olursa annesini eve çıkarmak istediğini anlatmış.
Tabii ki, tedavi tabelasına yazılıp check atılmış olan tedavilerin neden yapılmadığını, verilmeyen bir ilacın dozunun nasıl titre edildiğini sormamış.
Sadece üzülmüş...
Mensubu olduğu ve sonuna kadar güvendiği kurumda gördüğü inanılmaz uygulamalara üzülmüş.
En kötü, en muhtaç, en umarsız haldeki hastanın geldiği acil polikliniklerin durumunu görmeyen ya da gördüğü halde kılını kıpırdatmayan arkadaşlarının varlığına üzülmüş.
Benzer imkanlara sahip olmasına rağmen kendi kliniğinin diğerlerinden yıllarca ileride olmasına sevinememiş bile.
En çok da, konuyu hangi arkadaşına anlatsa, bir dokun bin ah işit misali, koroner yoğun bakım ünitesi ile ilgili yakınmalar duyduğunda üzülmüş!
Acaba bir ilgili bunu okuyup üzülür mü bilemiyorum!

9 Haziran 2009 Salı

1200 Hoca Para Kazanmak İstiyor (muş!)

Sağlık Bakanımızın yeni tespiti...
Tıp fakültelerindeki 1200 hoca tam gün yasası ile gelir kaybına uğrayacakları için yasaya karşı çıkıyormuş.
Bu açgözlüler bir türlü paraya doymuyorlar yahu!
Merak ediyorum, çalışıp para kazanmak istemek ayıp mıdır, suç mudur? İlla ki çalışmadan ve emek sarfetmeden mi para kazanmak gerekir bu ülkede? Namusuyla, şerefiyle, emeğini ve senelerin deneyimini ortaya koyup büyük sorumluluklar altına giren bir tıp fakültesi öğretim üyesinin para kazanması hangi mantıkla ayıp ve suç olarak kabul edilebilir?
Sayın Bakan Çalık Holding'e gidip "siz artık para kazanmayın, ayıp oluyor" diyecek mi?
Kendisi de hekim olup bu denli hekim düşmanı olan bir kişiye yapabileceğim tek şey ettiği yemini hatırlatmak olacak...

29 Mayıs 2009 Cuma

Tam gün...

http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/11749707.asp?gid=254
Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Tam Gün Yasası olarak tanımlanan ucubenin gerçek temellerini saklayarak birtakım gerekçeler beyan ediyor. Bakan diyor ki, isteyen üniversiteye gidip hocaya ek ücret ödemeden tedavi ya da ameliyat olacak. Hekim ile hasta arasındaki para ilişkisini bitireceğiz.
Bunlar ilk duyulduğunda çok güzel sözler. Güzel olmaya güzel de biraz altlarını eşeleyip aslında neler söylendiğini anlamaya çalışmak gerekiyor.
Öncelikle Türkiye’de AKP iktidarı ile Sağlık Bakanlığı, kendisiyle ilgisi olmayan bir kurum olan tıp fakültelerini idare etme hevesine kapıldı. Bunun temelinde yatan sebep ise şu: Bugüne kadar kendi taraftarlarından hekimler, Anadolu’nun çeşitli üniversitelerinde doçent ve profesör yapıldılar. Ancak bunlar hiçbir zaman büyük üniversitelere geçemedi. Onun yerine batıdaki birçok hastanenin adı Eğitim ve Araştırma Hastanesi olarak değiştirildi ve bu şahıslar oralara klinik şefi olarak atandı. İlk adım buydu. Şimdi sıra ikinci adıma geldi. Şimdiki amaç, bu şahısların büyük üniversitelerin tıp fakültelerine doldurulmaları. Bu istek artık bir takıntı haline gelmiş durumda. Sağlık Bakanlığı bu uygulamayı yapıp doğudaki üniversiteleri sadece akademik unvan dağıtma yerleri olarak kullanırken diğer yandan da büyük tıp fakültelerinden buralara rotasyonla öğretim üyesi gönderme peşinde. Temel amaç tıp fakültelerini devlet hastanesine çevirip yönetmek ve kendi kadrolarını oluşturmak. İyi de Sağlık Bakanlığı’nın özlük yetkisi hastanelerle sınırlıyken, YÖK’ün yetki alanına nasıl el atabiliyor?
Tıp fakülteleri, birçok öğretim üyesinin bile bir türlü anlayamadığı şekilde, birer tedavi kurumu değil birer eğitim kurumudurlar. Sağlık hizmeti tıp fakültelerinde temel hedef değil, eğitim hedefine gidilirken oluşan kaliteli bir yan üründür. Bunu Sağlık Bakanı başta olmak üzere hükümet inatla görmezden gelmektedir. Çünkü temel amaçları yukarıda da açıkladığım gibi tıp fakültelerini devlet hastanesi haline getirmektir.
Tıp fakültesine başvuran her hasta öğretim üyesine ameliyat ve tedavi olursa, tıp fakültelerinde asistan eğitimi imkansız hale gelecektir. Halbuki tıp fakültesine müracaat eden her hasta, tüm batılı örneklerinde olduğu gibi, eğitime katkı sağlayacağını peşinen kabul etmiştir. En azından etmiş olmalıdır. Tüm ameliyat ve tedavilerin öğretim üyeleri tarafından yapıldığı bir eğitim kurumu söz konusu bile olamaz. Zira oradan artık hekim yetişemeyecekletir.
Almanya’da tıp fakülteleri ancak kendilerine eğitim ve akademik yönden katkı sağlayacak hastaları kabul ederler. Türkiye’deki gibi son referans kurumu değildirler. Şehirlerde tam teşekküllü yeterince devlet hastanesi vardır ve nihai referans merkezleri bu hastanelerdir. Türkiye’de ise tıp fakülteleri daha iyi sağlık hizmeti verilen kurumlar olarak kabul edilmekte ve eğitim kimlikleri tamamen göz ardı edilmektedir.
Aslında tüm bu sorunlarda hekim camiasının sorumluluğu da yadsınamayacak düzeydedir. Zira hekimler de siyasilerin bilinçli yaptıkları bu saptırmayı bir türlü farkedip buna karşı duramamaktadırlar. Birçok tıp fakültesi öğretim üyesi bile temel görevinin eğitim olduğunu görememekte, kendisini basitçe hekim sanmaktadır. Halbuki hekimlikten çok farklı bir akademik unvan taşımaktadır.
Bakan diyor ki, hastadan alma biz verelim diyoruz. Sayın Bakan sanırım herkesi saf sanıyor. Ne verdiğini hiç açıklayabiliyor mu? Bugün ülkemizde ABD’nin iki – üç katı fiyata benzin alıyoruz ama bir hekim bir ameliyattan ABD’li meslektaşının onda biri kadar ek ücret dahi alamıyor. Hekimin kazancı, bazı kesimlerin hep dilindeydi zaten. Özellikle de bir hekimin ya da bir öğretim üyesinin bir milletvekilinden fazla para kazanmasını bir türlü hazmedemediler. İyi ama herkes altına girdiği sorumluluk kadar kazanmalıdır değil mi?!
Eğer Sayın Bakan söylediklerinde samimi ise, tasarıya hemen bir madde daha eklesin ve kamuda çalışan hekimler hakkında o tedavi ya da ameliyattan aldıkları devletin öngördüğü ücretin aynı zamanda daha sonra açılabilecek tazminat davalarına sınır teşkil etmesini de sağlasın. Bir hekim bir ameliyattan 100 TL alıp daha sonra 100.000 TL tutarında tazminat davasıyla karşı karşıya kalabiliyorsa bunun hakkaniyetle uzaktan yakından alakası olmadığı açıktır.
Hükümetin senelerdir konuşulan tam gün yasasını henüz çıkaramamış olmasının temel nedeni, işin hukuki bir kılıfa uydurulamamasıdır. Zira bir yandan 657 sayılı yasaya tabi olan devlet memurlarının sadece hekim olanlarını diğer yandan 2547 sayılı YÖK yasasına tabi olarak çalışan öğretim üyelerinin sadece hekim olanlarını alıyor, bir ortak yasaya hapsediyorsunuz ama bunu yaparken GATA personelini işin içine sokamıyorsunuz. Adalet ifadesinden anlaşılan bu mu? Çok açıktır ki eğer bu ülkede hala bir hukuk varsa bu yasa zaten mahkemeden dönecektir.
Bugün Türkiye’de devlette çalışan hekimlerin % 78’inin zaten tam gün çalıştığını Sayın Bakan bizzat ifade ediyor. O zaman hükümetin bütün derdi o geri kalan % 22’midir? Hayır. Onların hedef tahtasında yukarıda da açıklandığı üzere tıp fakülteleri vardır. Oralara yandaşların yerleştirilmesi gerekmektedir. Bu projenin tamamlanması sonrasında yasa işlevsiz hale getirilip yok edilecek ve yeni hocalara muayenehane yolu açılacaktır.
Her konuda liberal olan hükümet sağlık konusunda koyu bir komünist yaklaşımı kendine yakıştırabilmektedir. Zira onların gözünde hekim, sermayesiz para kazanan ve dolayısıyla her kazandığı haram olan biridir!

11 Mart 2009 Çarşamba

Uzaktan Kumanda

Birçoğumuz için televizyonumuzun uzaktan kumandası olmazsa olmaz bir cihazdır. Evde otururken onu hep yanımızda yakınımızda isteriz. Hatta mümkünse hep elimizde olmasını arzularız. Dışarıya çıktığımızda ise otomobilimizin uzaktan kumandasına gider elimiz. O bize güç veren sihirli bir aygıttır adeta. Hatta etrafta, otomobilinin uzaktan kumandası olmayan birileri varsa onlara acıyarak ama içten içe bir üstünlük hissi ile bakarız. Zira o garibanlar otomobillerinin kapısını hala banal anahtarlarla açarken biz tek tuşa dokunarak otomobilimize kurulma şansına sahibiz. Bazılarımız işi daha da ileriye götürerek uzaktan kumandalı uçaklar, helikopterler ve otomobillere ilgi duyar ve uzaktan kumanda merakını daha uç noktalara taşır.
İyi de nedir bu uzaktan kumanda merakı, hiç düşündünüz mü?
Uzaktan kumanda ile mübarek mabadımızı yerinden oynatmadan birçok işi görebiliriz. Birkaç tuş darbesi ile kanal değiştiririz, DVD seyrederiz, müzik dinleriz, otomobilimize bineriz vs. Yani ilk bakışta tembelliğin bir yansıması gibi görünür uzaktan kumanda cihazı. Tembelliğe özlem ile o aygıtlara olan merakımız bir paralellik gösterebilir belki de. Diğer yandan örneğin bir uçak modeline uzaktan kumanda ettiğinizde kendinizi uçuşun olası risklerine maruz bırakmadan uçuşun keyfini yaşayabilirsiniz. Yani riske girmeden bir tür rant elde edebilirsiniz.
Bu açıklamalar yeterli ve doğru mudur peki?
Gerçekten de uzaktan kumanda aletlerinin tek faydası, yerimizden kalkmadan bazı işleri halletmekle ya da kendimizi riske atmadan keyif almakla mı sınırlıdır? Hayır! Bence burada en önemli iki nokta, bir işlevin “uzaktan” yani el bulaştırılmadan yerine getirilmesi ve bu işin pekala gizlice, kimsenin farkedemeyeceği şekilde yapılabilmesidir.
Kumanda etmek, yani komut vermek, yani amir pozisyonda olmak, yönetici olmak sıradan insan için çekici bir durumdur. Sıradan insan amirin sadece bağırıp çağırarak emir veren ve hesap soran kişi olduğunu düşünür. Aslında “amir” kelimesi de bu işlevleri içermektedir. Ortadoğulu (oryantal) toplumlarda büyük olasılıkla amirlik gerçekten de emir vermekle sınırlı kalmaktadır. Amir olmanın olmazsa olmaz koşulu olan “sorumlu tutulmak” oryantal toplumların en önemli eksikliklerindendir.
Kişiliği henüz oturmamış, hırslarını kontrol etmekten aciz sıradan insanlar amir pozisyonunda olmayı hep özlerler. Daha da önemlisi, bir gün sıranın kendilerine geleceği umuduyla kendi amirlerine tanrıya taparcasına tapmayı da bir marifet sayarlar. Örneğin takım tutar gibi tuttukları siyasi partinin mitinginde, o parti başkanının başlarına padişah olarak geçmesi hayallerini pankartlara yansıtabilirler. Bu gibilerin dünya görüşüne göre, her zaman büyük balık küçük balığı yutacaktır. Dolayısıyla kendileri bir üsttekine tapacaklardır ki kendi altında olduklarını varsaydıkları kişiler (örneğin eşleri, çocukları gibi) de kendilerine tapsın.
Kısaca herkes kendi dünyasında gücü yettiğine karşı amir olmayı arzular, hayal eder. Ama nereye kadar?
Amirlik hayallerinin bittiği nokta sorumluluk noktasıdır. Oryantal toplumlar hukukun temel ilkelerinden de olan bir kuralı hep görmezden gelirler. Bu kural, sorumluluk ve yetki birlikteliğidir. Uygar toplumlarda temel ilkelerden birisi yetkinin sorumluluk olmaksızın kullanılamayacağı, yetki olmadan da kimsenin sorumluluk taşıyamayacağı gerçeğidir. Beyin gelişmesi çocukluk döneminde takılı kalmış bireylerin bunu idrak etmeleri tabii ki beklenemez. Onlar “sokaktaki adam”dırlar. Belirli bir eğitim düzeyine ulaşamamış ya da ulaştırılmamış oldukları için hayatlarını içgüdüleri doğrultusunda düzenliyor olmaları ve temel hukuk nosyonuna sahip olmamaları son derece doğaldır. Ancak bunlardan çok daha tehlikeli bir grup vardır. İşte onlar uzaktan kumanda cihazlarını çok sevenlerdir.
Kimdir bunlar?
Çok bilinen bir ifade ile, başkasının boynunda asılı davulu tokmaklamaktan hoşlananlardır. Etrafınıza bir bakın... Kendilerini son derece asil, aristokrat, hırssız, aydın ve medeni olarak lanse etmeye çalışanlara dikkatlice bir bakın. Bakın bakalım uzaktan kumanda aygıtlarına ilgi duyuyorlar mı! Gerçi emin olun ki hiçbiri uzaktan kumanda cihazlarına olan saplantılı aşklarını size itiraf etmeyecektir. Zaten bu aşklarını açıkça ortaya koyanlardan korkmayın. Onlar o cihazları gerçekten yararlı amaçlarla kullananlardır. Ama bu zaaflarını, diğer birçok zaafları ile birlikte örtüp size kendini çok farklı bir kişi olarak sunan insanlara dikkat edin. Bunlar genellikle sizin boynunuza astığınız ve tüm yükünü çektiğiniz davula ilk fırsatta bir tokmak vurma hayalini kuranlardır.
Bu gibiler sıklıkla bir idareci belirlenmesinde aktif rol oynarlar ama her zaman kendilerini geri çekerler. Dışarıdan bakıldığında “ne kadar medeni bir insan, bak kendisi yönetici olabilecekken başkasını destekliyor” şeklinde övgüler de alabilirler. Halbuki bu yaklaşım, hırslarının esiri olmuş bu zavallıların asıl yöneticilik planıdır. Destekledikleri kişi yönetici olduğunda perde arkasından yani “uzaktan kumanda” ile amirliği ele almayı düşlerler. Böylece hem makamın ateşten gömleği giyilmemiş olur yani sorumluluktan uzak durulur hem de makamın her türlü yetkisi kullanılabilir.
İşte etrafımızdaki gizli uzaktan kumandacıların temel felsefesi budur. Yöneticiyi uzaktan kumanda etmek! Elini taşın altına sokmadan rant sağlamak. İşin en kötü tarafı, bu gibilerin kendilerini yüzleri kızarmadan kamufle etmeleri ve zavallı insanları çok iyi kandırabilmeleridir.
Uyanık ve dikkatli olalım!

THY konusu

THY ile ilgili şikayetlerimden söz etmiştim. Amsterdam kazası üzerine tüy dikti! Yazık...
Ölenlere rahmet, yaralılara acil şifalar diliyorum.
Uluslar arası ortamdaki THY imajını nasıl düzelteceklerini üzüntü ve ibretle seyredeceğim.