9 Haziran 2009 Salı

1200 Hoca Para Kazanmak İstiyor (muş!)

Sağlık Bakanımızın yeni tespiti...
Tıp fakültelerindeki 1200 hoca tam gün yasası ile gelir kaybına uğrayacakları için yasaya karşı çıkıyormuş.
Bu açgözlüler bir türlü paraya doymuyorlar yahu!
Merak ediyorum, çalışıp para kazanmak istemek ayıp mıdır, suç mudur? İlla ki çalışmadan ve emek sarfetmeden mi para kazanmak gerekir bu ülkede? Namusuyla, şerefiyle, emeğini ve senelerin deneyimini ortaya koyup büyük sorumluluklar altına giren bir tıp fakültesi öğretim üyesinin para kazanması hangi mantıkla ayıp ve suç olarak kabul edilebilir?
Sayın Bakan Çalık Holding'e gidip "siz artık para kazanmayın, ayıp oluyor" diyecek mi?
Kendisi de hekim olup bu denli hekim düşmanı olan bir kişiye yapabileceğim tek şey ettiği yemini hatırlatmak olacak...

29 Mayıs 2009 Cuma

Tam gün...

http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/11749707.asp?gid=254
Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Tam Gün Yasası olarak tanımlanan ucubenin gerçek temellerini saklayarak birtakım gerekçeler beyan ediyor. Bakan diyor ki, isteyen üniversiteye gidip hocaya ek ücret ödemeden tedavi ya da ameliyat olacak. Hekim ile hasta arasındaki para ilişkisini bitireceğiz.
Bunlar ilk duyulduğunda çok güzel sözler. Güzel olmaya güzel de biraz altlarını eşeleyip aslında neler söylendiğini anlamaya çalışmak gerekiyor.
Öncelikle Türkiye’de AKP iktidarı ile Sağlık Bakanlığı, kendisiyle ilgisi olmayan bir kurum olan tıp fakültelerini idare etme hevesine kapıldı. Bunun temelinde yatan sebep ise şu: Bugüne kadar kendi taraftarlarından hekimler, Anadolu’nun çeşitli üniversitelerinde doçent ve profesör yapıldılar. Ancak bunlar hiçbir zaman büyük üniversitelere geçemedi. Onun yerine batıdaki birçok hastanenin adı Eğitim ve Araştırma Hastanesi olarak değiştirildi ve bu şahıslar oralara klinik şefi olarak atandı. İlk adım buydu. Şimdi sıra ikinci adıma geldi. Şimdiki amaç, bu şahısların büyük üniversitelerin tıp fakültelerine doldurulmaları. Bu istek artık bir takıntı haline gelmiş durumda. Sağlık Bakanlığı bu uygulamayı yapıp doğudaki üniversiteleri sadece akademik unvan dağıtma yerleri olarak kullanırken diğer yandan da büyük tıp fakültelerinden buralara rotasyonla öğretim üyesi gönderme peşinde. Temel amaç tıp fakültelerini devlet hastanesine çevirip yönetmek ve kendi kadrolarını oluşturmak. İyi de Sağlık Bakanlığı’nın özlük yetkisi hastanelerle sınırlıyken, YÖK’ün yetki alanına nasıl el atabiliyor?
Tıp fakülteleri, birçok öğretim üyesinin bile bir türlü anlayamadığı şekilde, birer tedavi kurumu değil birer eğitim kurumudurlar. Sağlık hizmeti tıp fakültelerinde temel hedef değil, eğitim hedefine gidilirken oluşan kaliteli bir yan üründür. Bunu Sağlık Bakanı başta olmak üzere hükümet inatla görmezden gelmektedir. Çünkü temel amaçları yukarıda da açıkladığım gibi tıp fakültelerini devlet hastanesi haline getirmektir.
Tıp fakültesine başvuran her hasta öğretim üyesine ameliyat ve tedavi olursa, tıp fakültelerinde asistan eğitimi imkansız hale gelecektir. Halbuki tıp fakültesine müracaat eden her hasta, tüm batılı örneklerinde olduğu gibi, eğitime katkı sağlayacağını peşinen kabul etmiştir. En azından etmiş olmalıdır. Tüm ameliyat ve tedavilerin öğretim üyeleri tarafından yapıldığı bir eğitim kurumu söz konusu bile olamaz. Zira oradan artık hekim yetişemeyecekletir.
Almanya’da tıp fakülteleri ancak kendilerine eğitim ve akademik yönden katkı sağlayacak hastaları kabul ederler. Türkiye’deki gibi son referans kurumu değildirler. Şehirlerde tam teşekküllü yeterince devlet hastanesi vardır ve nihai referans merkezleri bu hastanelerdir. Türkiye’de ise tıp fakülteleri daha iyi sağlık hizmeti verilen kurumlar olarak kabul edilmekte ve eğitim kimlikleri tamamen göz ardı edilmektedir.
Aslında tüm bu sorunlarda hekim camiasının sorumluluğu da yadsınamayacak düzeydedir. Zira hekimler de siyasilerin bilinçli yaptıkları bu saptırmayı bir türlü farkedip buna karşı duramamaktadırlar. Birçok tıp fakültesi öğretim üyesi bile temel görevinin eğitim olduğunu görememekte, kendisini basitçe hekim sanmaktadır. Halbuki hekimlikten çok farklı bir akademik unvan taşımaktadır.
Bakan diyor ki, hastadan alma biz verelim diyoruz. Sayın Bakan sanırım herkesi saf sanıyor. Ne verdiğini hiç açıklayabiliyor mu? Bugün ülkemizde ABD’nin iki – üç katı fiyata benzin alıyoruz ama bir hekim bir ameliyattan ABD’li meslektaşının onda biri kadar ek ücret dahi alamıyor. Hekimin kazancı, bazı kesimlerin hep dilindeydi zaten. Özellikle de bir hekimin ya da bir öğretim üyesinin bir milletvekilinden fazla para kazanmasını bir türlü hazmedemediler. İyi ama herkes altına girdiği sorumluluk kadar kazanmalıdır değil mi?!
Eğer Sayın Bakan söylediklerinde samimi ise, tasarıya hemen bir madde daha eklesin ve kamuda çalışan hekimler hakkında o tedavi ya da ameliyattan aldıkları devletin öngördüğü ücretin aynı zamanda daha sonra açılabilecek tazminat davalarına sınır teşkil etmesini de sağlasın. Bir hekim bir ameliyattan 100 TL alıp daha sonra 100.000 TL tutarında tazminat davasıyla karşı karşıya kalabiliyorsa bunun hakkaniyetle uzaktan yakından alakası olmadığı açıktır.
Hükümetin senelerdir konuşulan tam gün yasasını henüz çıkaramamış olmasının temel nedeni, işin hukuki bir kılıfa uydurulamamasıdır. Zira bir yandan 657 sayılı yasaya tabi olan devlet memurlarının sadece hekim olanlarını diğer yandan 2547 sayılı YÖK yasasına tabi olarak çalışan öğretim üyelerinin sadece hekim olanlarını alıyor, bir ortak yasaya hapsediyorsunuz ama bunu yaparken GATA personelini işin içine sokamıyorsunuz. Adalet ifadesinden anlaşılan bu mu? Çok açıktır ki eğer bu ülkede hala bir hukuk varsa bu yasa zaten mahkemeden dönecektir.
Bugün Türkiye’de devlette çalışan hekimlerin % 78’inin zaten tam gün çalıştığını Sayın Bakan bizzat ifade ediyor. O zaman hükümetin bütün derdi o geri kalan % 22’midir? Hayır. Onların hedef tahtasında yukarıda da açıklandığı üzere tıp fakülteleri vardır. Oralara yandaşların yerleştirilmesi gerekmektedir. Bu projenin tamamlanması sonrasında yasa işlevsiz hale getirilip yok edilecek ve yeni hocalara muayenehane yolu açılacaktır.
Her konuda liberal olan hükümet sağlık konusunda koyu bir komünist yaklaşımı kendine yakıştırabilmektedir. Zira onların gözünde hekim, sermayesiz para kazanan ve dolayısıyla her kazandığı haram olan biridir!

11 Mart 2009 Çarşamba

Uzaktan Kumanda

Birçoğumuz için televizyonumuzun uzaktan kumandası olmazsa olmaz bir cihazdır. Evde otururken onu hep yanımızda yakınımızda isteriz. Hatta mümkünse hep elimizde olmasını arzularız. Dışarıya çıktığımızda ise otomobilimizin uzaktan kumandasına gider elimiz. O bize güç veren sihirli bir aygıttır adeta. Hatta etrafta, otomobilinin uzaktan kumandası olmayan birileri varsa onlara acıyarak ama içten içe bir üstünlük hissi ile bakarız. Zira o garibanlar otomobillerinin kapısını hala banal anahtarlarla açarken biz tek tuşa dokunarak otomobilimize kurulma şansına sahibiz. Bazılarımız işi daha da ileriye götürerek uzaktan kumandalı uçaklar, helikopterler ve otomobillere ilgi duyar ve uzaktan kumanda merakını daha uç noktalara taşır.
İyi de nedir bu uzaktan kumanda merakı, hiç düşündünüz mü?
Uzaktan kumanda ile mübarek mabadımızı yerinden oynatmadan birçok işi görebiliriz. Birkaç tuş darbesi ile kanal değiştiririz, DVD seyrederiz, müzik dinleriz, otomobilimize bineriz vs. Yani ilk bakışta tembelliğin bir yansıması gibi görünür uzaktan kumanda cihazı. Tembelliğe özlem ile o aygıtlara olan merakımız bir paralellik gösterebilir belki de. Diğer yandan örneğin bir uçak modeline uzaktan kumanda ettiğinizde kendinizi uçuşun olası risklerine maruz bırakmadan uçuşun keyfini yaşayabilirsiniz. Yani riske girmeden bir tür rant elde edebilirsiniz.
Bu açıklamalar yeterli ve doğru mudur peki?
Gerçekten de uzaktan kumanda aletlerinin tek faydası, yerimizden kalkmadan bazı işleri halletmekle ya da kendimizi riske atmadan keyif almakla mı sınırlıdır? Hayır! Bence burada en önemli iki nokta, bir işlevin “uzaktan” yani el bulaştırılmadan yerine getirilmesi ve bu işin pekala gizlice, kimsenin farkedemeyeceği şekilde yapılabilmesidir.
Kumanda etmek, yani komut vermek, yani amir pozisyonda olmak, yönetici olmak sıradan insan için çekici bir durumdur. Sıradan insan amirin sadece bağırıp çağırarak emir veren ve hesap soran kişi olduğunu düşünür. Aslında “amir” kelimesi de bu işlevleri içermektedir. Ortadoğulu (oryantal) toplumlarda büyük olasılıkla amirlik gerçekten de emir vermekle sınırlı kalmaktadır. Amir olmanın olmazsa olmaz koşulu olan “sorumlu tutulmak” oryantal toplumların en önemli eksikliklerindendir.
Kişiliği henüz oturmamış, hırslarını kontrol etmekten aciz sıradan insanlar amir pozisyonunda olmayı hep özlerler. Daha da önemlisi, bir gün sıranın kendilerine geleceği umuduyla kendi amirlerine tanrıya taparcasına tapmayı da bir marifet sayarlar. Örneğin takım tutar gibi tuttukları siyasi partinin mitinginde, o parti başkanının başlarına padişah olarak geçmesi hayallerini pankartlara yansıtabilirler. Bu gibilerin dünya görüşüne göre, her zaman büyük balık küçük balığı yutacaktır. Dolayısıyla kendileri bir üsttekine tapacaklardır ki kendi altında olduklarını varsaydıkları kişiler (örneğin eşleri, çocukları gibi) de kendilerine tapsın.
Kısaca herkes kendi dünyasında gücü yettiğine karşı amir olmayı arzular, hayal eder. Ama nereye kadar?
Amirlik hayallerinin bittiği nokta sorumluluk noktasıdır. Oryantal toplumlar hukukun temel ilkelerinden de olan bir kuralı hep görmezden gelirler. Bu kural, sorumluluk ve yetki birlikteliğidir. Uygar toplumlarda temel ilkelerden birisi yetkinin sorumluluk olmaksızın kullanılamayacağı, yetki olmadan da kimsenin sorumluluk taşıyamayacağı gerçeğidir. Beyin gelişmesi çocukluk döneminde takılı kalmış bireylerin bunu idrak etmeleri tabii ki beklenemez. Onlar “sokaktaki adam”dırlar. Belirli bir eğitim düzeyine ulaşamamış ya da ulaştırılmamış oldukları için hayatlarını içgüdüleri doğrultusunda düzenliyor olmaları ve temel hukuk nosyonuna sahip olmamaları son derece doğaldır. Ancak bunlardan çok daha tehlikeli bir grup vardır. İşte onlar uzaktan kumanda cihazlarını çok sevenlerdir.
Kimdir bunlar?
Çok bilinen bir ifade ile, başkasının boynunda asılı davulu tokmaklamaktan hoşlananlardır. Etrafınıza bir bakın... Kendilerini son derece asil, aristokrat, hırssız, aydın ve medeni olarak lanse etmeye çalışanlara dikkatlice bir bakın. Bakın bakalım uzaktan kumanda aygıtlarına ilgi duyuyorlar mı! Gerçi emin olun ki hiçbiri uzaktan kumanda cihazlarına olan saplantılı aşklarını size itiraf etmeyecektir. Zaten bu aşklarını açıkça ortaya koyanlardan korkmayın. Onlar o cihazları gerçekten yararlı amaçlarla kullananlardır. Ama bu zaaflarını, diğer birçok zaafları ile birlikte örtüp size kendini çok farklı bir kişi olarak sunan insanlara dikkat edin. Bunlar genellikle sizin boynunuza astığınız ve tüm yükünü çektiğiniz davula ilk fırsatta bir tokmak vurma hayalini kuranlardır.
Bu gibiler sıklıkla bir idareci belirlenmesinde aktif rol oynarlar ama her zaman kendilerini geri çekerler. Dışarıdan bakıldığında “ne kadar medeni bir insan, bak kendisi yönetici olabilecekken başkasını destekliyor” şeklinde övgüler de alabilirler. Halbuki bu yaklaşım, hırslarının esiri olmuş bu zavallıların asıl yöneticilik planıdır. Destekledikleri kişi yönetici olduğunda perde arkasından yani “uzaktan kumanda” ile amirliği ele almayı düşlerler. Böylece hem makamın ateşten gömleği giyilmemiş olur yani sorumluluktan uzak durulur hem de makamın her türlü yetkisi kullanılabilir.
İşte etrafımızdaki gizli uzaktan kumandacıların temel felsefesi budur. Yöneticiyi uzaktan kumanda etmek! Elini taşın altına sokmadan rant sağlamak. İşin en kötü tarafı, bu gibilerin kendilerini yüzleri kızarmadan kamufle etmeleri ve zavallı insanları çok iyi kandırabilmeleridir.
Uyanık ve dikkatli olalım!

THY konusu

THY ile ilgili şikayetlerimden söz etmiştim. Amsterdam kazası üzerine tüy dikti! Yazık...
Ölenlere rahmet, yaralılara acil şifalar diliyorum.
Uluslar arası ortamdaki THY imajını nasıl düzelteceklerini üzüntü ve ibretle seyredeceğim.