Günlerden bir gün, büyük bir tıp fakültesinin bir öğretim üyesinin annesi rahatsızlanmış. Kadıncağızın nabzı 160 atıyormuş. Daha önce de bu tür durumlar olduğu için önce önemsememişler ancak bir saat boyunca geçmeyince endişelenmişler ve bir hastaneye gitmeye karar vermişler. Öğretim üyesi doğal olarak kendi kurumuna çok güvendiği için annesini tereddütsüz olarak kendi fakültesinin aciline götürmüş.
Yaklaşık 1.50 m boyundaki ve o anda nabzı 160 dolaylarında olan 85 yaşındaki annesine acildeki görevliler “şuraya çık teyze” demişler. Çık dedikleri şey ise kadıncağızın göğüs hizasında duran bir sedyeymiş. Yardım alıp rahatlayacağına güveni tam olan hastamız gıkını bile çıkarmadan o sedyeye çıkmaya çalışmış ama nafile. Eskabo (basamak) yokmuş. Mecburen bir sandalye bulup getirmişler ve hasta önce sandalyeye oradan da sedyeye çıkıp uzanmış. O sırada sedyenin hemen dibinde içi çiş dolu beklemekte olan sürgüyü ise görmezden gelmeye çalışmış.
Neyse ki fiziksel yetersizliklere rağmen nöbetçi hekimler çok ilgiliymişler. Hemen tansiyon nabız kontrolünü takiben genel muayenesi yapılmış, damar yolu açılıp monitörize edilmiş. Peşinden eli bir infüzyon pompası kadar hassas bir hekim arkadaşımız iv Diltizem injeksiyonuna başlamış ve taşikardiyi durdurmuş. O arada bir de kısa biyokimya ve Troponin-T için kan alınmış. Hasta rahatladıktan bir süre sonra nöbetçi ekip bizim öğretim üyesine annesini bir süre daha müşahadede tutacaklarını ve kan sonucunu bekleyeceklerini söylemiş. Bizim öğretim üyesi çok biliyor ya, sedyenin bir kenarında beklemekte olan kan tüpünü göstererek sonucun çıkmasının epey bir gecikeceğini kibarca hatırlatmış. Kanın henüz laboratuvara gitmemiş olması son derece doğal bir şekilde karşılanmış ve tüp alınarak laboratuvara gönderilmiş.
Bizim öğretim üyesinin içi, annesinin geceyi sedyede geçirmesine elvermediği için nöbetçi ekibin iznini alarak annesini hemen yan binada kendi servisindeki bir odaya almış ve orada monitörize ederek izlemiş. “Tabii siz oraya alın biz de gelip gidip izleriz” diyen nöbetçi ekibin gece boyu bir daha uğramamış olmasını da hiç önemsememiş.
Ertesi sabah Kardiyoloji’den yardım isteyen öğretim üyemiz, annesinin birkaç gün koroner yoğun bakım ünitesinde kalması gerektiğini öğrenince üzülmüş ama annesini hemen oraya nakletmiş. Koroner yoğun bakım ünitesinde annesi monitörize edilmiş ve izlenmeye başlanmış. O arada annesine kesinlikle hiçbir ilaç almaması, ilaçlarının oradan verileceği söylenmiş. Tedavi tabelasına da günlük tedavisi not edilmiş. İlk gün sorunsuz geçmiş. Atrial erken vurularla makul bir ritm ve tansiyonla ilk gece geçmiş. Ancak bu arada hasta, odasına her gelen hemşireye kendisine herhangi bir ilaç verilmediğini hatırlatmaktaymış.
Ertesi gün aynı durum devam etmiş. Tedavi tabelasına yazılan tedavinin yanına uygulandığını gösteren onay işaretleri atılmaya devam etmiş. Bir küçük ayrıntı varmış. Hastaya herhangi bir ilaç verilmemekteymiş!
O günün öğleden sonrasında kardiyolog arkadaşı bizim öğretim üyesini aramış ve annesinin gün içinde bir taşikardi atağı daha geçirdiğini, tedavi dozu titrasyonu yapıldığını, annesinin bir gece daha kalması gerektiğini bildirmiş. Bizim öğretim üyesi de bu ilgiden dolayı minnet ve teşekkürlerini iletmiş.
Akşam annesinin yanına gelen öğretim üyesi annesinin ısrarla herhangi bir ilaç almadığını söylemesi üzerine görevli meslektaşlarına durumu sormuş. Sonuçta 36 saat boyunca annesine herhangi bir ilaç verilmediği ortaya çıkmış.
Bunun üzerine bizim öğretim üyesi, kardiyolog arkadaşını aramış, tüm yardımları için teşekkür etmiş ve izni olursa annesini eve çıkarmak istediğini anlatmış.
Tabii ki, tedavi tabelasına yazılıp check atılmış olan tedavilerin neden yapılmadığını, verilmeyen bir ilacın dozunun nasıl titre edildiğini sormamış.
Sadece üzülmüş...
Mensubu olduğu ve sonuna kadar güvendiği kurumda gördüğü inanılmaz uygulamalara üzülmüş.
En kötü, en muhtaç, en umarsız haldeki hastanın geldiği acil polikliniklerin durumunu görmeyen ya da gördüğü halde kılını kıpırdatmayan arkadaşlarının varlığına üzülmüş.
Benzer imkanlara sahip olmasına rağmen kendi kliniğinin diğerlerinden yıllarca ileride olmasına sevinememiş bile.
En çok da, konuyu hangi arkadaşına anlatsa, bir dokun bin ah işit misali, koroner yoğun bakım ünitesi ile ilgili yakınmalar duyduğunda üzülmüş!
Acaba bir ilgili bunu okuyup üzülür mü bilemiyorum!
25 Mart 2010 Perşembe
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
1 yorum:
Sümer Hocam ne yazık ki Türkiye'de en iyi bilinen üniversite hastanelerinin dahi durumu içler acısı hale gelmiş.
İki sene kadar önce mide kanseri olan kayınpederimin tedavisi Hacettepe Üniversitesi Hastanesi'nde yapılıyordu. Durumu ağırlaşınca, aynı zamanda başhekim olan doktoru tarafından "acil yatış" yazısı verildi ve aynı gün hastanenin ilgili birimine yazıyı ilettik. Bize yatak sıkıntısı olduğu ve kısa süre içerisinde bize geri döneceklerini bildirdiler. Durumu günden güne kötüleşmesine ve aradan üç hafta geçmesine rağmen Hacettepe'den olumlu bir yanıt gelmeyince kayınpederimi bir özel hastaneye yatırdık, birkaç hafta sonra da kaybettik. Cenazenin kaldırılmasını takip eden aylarda Hacettepe'den hala ses çıkmadığı gibi, hastanın durumunu merak eden bile olmadı.
Burası başkent Ankara, burası "tıp fakültesi" deyince akla gelen birkaç isimden biri olan Hacettepe Üniversitesi.
Mustafa Odabaşı
Yorum Gönder